Kayıp Parola? Hesabınız yok mu? Kayıt olun
  • Narrow screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Auto width resolution
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
Üye Menüsü
PDF Yazdır E-Posta
Yazar Onurcan Ülker   
21 01 2008

SEVR ÖRNEĞİ VE OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’Yİ PARÇALAMA PLANLARI

       Emperyalist merkezlerce dayatılan Türkiye’yi etnik temelde parçalama projeleri, son günlerde tekrar gündeme geldi. PKK eylemlerini basit terör olayları olarak görmekle ve göstermekle yetinen, örgütün ardındaki destekçileri ne hikmetse(!) her seferinde es geçiveren boyalı basında kısa süreli bir “şok” etkisi yaratan ABD kaynaklı parçalanmış Türkiye haritalarının “yeni versiyonları” ortalıkta dolaşmaya başladı. Geçtiğimiz Aralık ayında başlatılan operasyonları süper-gücün bir lütfu olarak gören “Made in Brussels” damgalı kalemşorların ise hala sesi soluğu çıkmamakta. Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanlığı ailesini geçindirmeye yetmemiş olacak ki bir de BOP eşbaşkanlığına soyunan muhterem zattan, kabinesinden ve “herkese eşit mesafedeki” cumhurbaşkanından da bu satırların yazıldığı ana dek bir tepki gelmedi ve geleceğe de benzemiyor. Aslında Bütün bu ahval-i şeraitin izahı da, tarihimizi biraz kurcalarsak pek de zorlanmaksızın ortaya çıkıveriyor. Zira Türkiye ve mazlum Anadolu halkı için bir ölüm fermanı niteliği taşıyan Sevr Barış Antlaşması’ndan bu yana emperyalizmin yaşadığımız coğrafya üzerinde oynadığı oyunlarda pek az değişim olduğu gözlenirken, altmış yıllık “Küçük Amerika” iktidarlarının tavrının da çözülen Osmanlı’nın işbirlikçi yöneticilerininkinden hiç mi hiç geri kalmadığı rahatlıkla tespit edilebiliyor. Dolayısıyla Cumhuriyet tarihimiz boyunca emperyalizmin ülkemizi bölmeye yönelik tezgahlarına el atmadan önce, günümüz şartlarıyla bağ kurabilmek adına, konunun tarihimizdeki en çarpıcı örneği olan Sevr’i daha detaylı olarak ele almak gerekiyor.

 

      Anadolu, gerek verimli toprakları, gerek yer altı zenginlikleri, gerekse jeopoliltik konumu itibariyle, çağlar boyunca bir çekim merkezi olmuştur. Söz konusu coğrafyaya 16. yüzyıldan itibaren bir bütün olarak egemen olan Osmanlı feodal merkezi otoritesi, burayı 19. yüzyıla dek genel hatlarıyla istilaya ve farklı siyasi otoriteler arasında paylaşılmaya kapamıştı. Ancak duraklama ve gerileme devirlerinde hızla dinsel ve etnik beşeri sınırlarına çekilen Osmanlı, takip eden tarihsel süreçte bu sınırları da savunamayacak denli güçsüzleşince, bölge sömürge arayışındaki güçlerin gözdesi haline geldi.

 

      Osmanlı Devleti’ni parçalama planları, özellikle 20. yüzyılın başlarından itibaren çıkar çatışmalarını, amaç birliği çerçevesinde gözden geçiren Rusya Çarlığı-İngiltere yakınlaşması ile büyük bir hız kazandı. Bu işbirliği ile birlikte Batılı emperyalistlerin  göz diktikleri toprakların paylaşımı için hayata geçirdikleri gizli antlaşmalar ve parçalama haritaları döneminin de başlangıcı oldu.

 

      20. yüzyılın başlarında, Osmanlı topraklarının bölüşülmesi ile ilgili olarak yapılan ilk gizli antlaşmaların altında, İngiliz, Fransız ve Rus devletlerinin imzaları vardı. Ancak daha sonra, 1. Dünya Savaşı yıllarında, Almanya’nın yanında savaşan İtalya’yı da İtilaf Devletleri grubuna dahil etmek isteyen bu devletler, İtalyan devletine de Osmanlı topraklarından pay teklif ettiler. Bu gelişmeler üzerine, Sevr’in öncülü sayabileceğimiz ilk antlaşmalardan birisi olan Londra Antlaşması, 1915 yılında İtalya ve İtilaf Devletleri arasında yapıldı. Buna göre İtalya, İtilaf Devletleri’nin saflarına katılmak şartıyla, Antalya bölgesine sahip oluyordu. Ayrıca, yine aynı yıl yapılmış olan Boğazlar Antlaşması’nda da, İstanbul, Boğazlar ve Marmara kıyıları Rusya’ya bırakılmıştı.

 

      Yine İtilaf Devletleri arasında imzalanan bir diğer antlaşma da, 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması’dır. Fransız diplomat Georges Picot ve İngiliz diplomat Mark Sykes tarafından hazırlanan bu antlaşmaya göre ise; Rusya Doğu Anadolu ve Boğazları (İstanbul serbest bölge olmak üzere), Fransa Mersin’den itibaren Çukurova ve bütün Suriye’yi , İngiltere ise Irak, Ürdün, Hayfa ve Akka limanlarını kendi topraklarına katacaktı.Ayrıca, yine 1916 tarihli Petrograd Antlaşması’nda da, bu kez Trabzon’a kadarki Karadeniz kıyılarının, Rus Çarı II. Nikola’nın insafına terk edilmesi kararlaştırılmıştı.

 

 

      Ancak bu sırada gerçekleşen önemli bir gelişme, İtilaf Devletleri’nin bu planlarını kısmen bozdu. Rusya’nın içerisine düştüğü ekonomik buhranın Bolşevik Devrimi ile son bulması ve yeni kurulan Şūralar idaresinin savaştan çekilmesi, İngiliz ve Fransızların İtalya’ya olan ihtiyaçlarını arttırdı. Bunun üzerine 1917 yılında yapılan Sen Jean de Marianne Antlaşması ile beraber, İzmir bölgesi de İtalyanlara bırakılmış oldu.

 

      Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imzalayarak 1. Dünya Savaşı’ndan mağlup çekilmesi ile beraber, paylaşım planlarının son halini alması için yapılan çalışmalar da hızlandı. Anadolu ve Trakya’da giriştikleri işgal eylemlerine karşı başlatılan direnişin cılız kalacağını ve bölüşüm planlarını sekteye uğratamayacağını düşünen İtilaf Devletleri, Paris Barış Konferansı sürerken, 19-26 Nisan 1920 tarihleri arasında İtalya’nın San Remo kentinde bir araya gelerek, toprakların paylaşımı konusunda anlaşmaya vardılar. Buna göre eski antlaşmalarda Çarlık Rusya’ya bırakılacak olan Doğu Anadolu, gerek ulusalcı hareketleri önlemek, gerekse Sovyet Devrimi’ni boğmak amacıyla kukla Ermeni devletine bırakılmaktaydı. Hiç kuşkusuz, söz konusu Ermeni planında etkisi bulunan en önemli isimlerden biri de Amerika Birleşik Devletleri başkanı Woodrow Wilson’du. Ayrıca, İtalya’nın Akdeniz’de güçlenmesinden çekinen İngiltere’nin, bir olupbitti sonucu İzmir çevresini İtalyanlardan alıp Yunanistan’a vermesi de, planlardaki bir diğer değişiklikti.

 

      San Remo Konferansı’nda alınan kararlar, Paris Barış Konferansı’na katılması için gönderilen Tevfik Paşa aracılığıyla, 11 Mayıs 1920’de, Osmanlı yönetimine bildirildi. Söz konusu kararları İstanbul hükümetine ulaştıran Tevfik Paşa, bunun değil bağımsızlık, devlet fikriyle bile bağdaşmayacağı kanaatindeydi. Ayrıca, Tevfik Paşa, İngiltere ve Fransa arasında meydana gelen fikir anlaşmazlıklarını da hissederek, bu vaziyetten yararlanmayı düşünmüş ve mutabakata yanaşmamıştı. Bu fikirlere bir de, antlaşma imzalandığı taktirde bazı kabine üyelerinin istifa edecekleri kararı da eklenince Damat Ferit çareyi, heyet başkanlığını üstlenip bizzat Paris’e gitmekte buldu. Bunun neticesinde, güçsüz ve korkak Osmanlı yönetimi, İtilaf Devletleri’ne birkaç ufak değişiklik yapılması çağrısında bulunurken, aynı tasarıyı kabul etmesi için girişimlerde bulunulan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti, bu devletlere böyle bir haritayı görüşmeye dahi yanaşmayacağını kesin olarak bildirdi.

 

      Bunun yanı sıra Mustafa Kemal’in önderliğindeki Ankara hükümeti, 19 Haziran 1920 tarihinde yaptığı gizli oturumda, son gelişmeleri göz önünde bulundurarak memleketin dört bir köşesinden gelen mebuslara Misak-ı Milli’ye bağlılık yemini ettirdi ve ülke topraklarının paylaşılmasını kabul etmeyeceğini açıkça ortaya koydu. Bunun üzerine, İzmir’in işgalini takip eden dönemde yer yer Anadolu’ya sızmayı deneyen Yunanlılara karşı yapılan ulusal direniş hareketleri de yoğunlaştı.

 

     Padişah ve İstanbul hükümetinin teklifi yeniden gözden geçirme önerisi, bu devletler tarafından dikkate dahi alınmadı. Damat Ferit Paşa tarafından 8 Temmuz günü Barış Konseyi’ne iletilen yazılı görüş metnine, bir hafta kadar sonra verilen yanıtta, söz konusu görüşlerin reddedildiği bildirildi. Üzerine üstlük 17 Temmuz tarihli notada, şayet Osmanlı, 10 gün içerisinde antlaşmayı imzalamaya yanaşmazsa, daha ağır şartlar ileri süreceklerini belirttiler.

 

      Bu nota İstanbul’da duyulunca, Türkiye halkı içerisinde büyük bir üzüntü yarattı. O ana dek Anadolu’nun bir kısmının düşman birliklerince işgal edilmiş olmasına aldırmayanlar, bu ağır kararın sorumluluğunu tek başlarına üstlenmemek için de, 22 Temmuz 1920’de Saltanat Şūrasını topladılar.Söz konusu toplantıya kabine üyeleri haricinde, sivil, asker ve din adamı olarak 50’ye yakın kişi de katılmıştı.

 

      Yapılan görüşmeler sonunda söz alan Damat Ferit Paşa, şartların ağır olduğunu kabul etmekle beraber, İstanbul’un Osmanlı Devleti’ne bırakılmasını bir başarı sayıyor ve bunun da padişaha duyulan güvenin neticesi olduğunu savunarak, antlaşmanın kabulünden başka çare kalmadığını iddia ediyordu. Nitekim bu konuşma sona erdiğinde padişah, imzaya razı olanların ayağa kalkmalarını istediğinde, o havayı teneffüs eden pek çok kişinin de Damat Ferit’ten farklı düşünmediği ortaya çıkıyor ve topçu Ferik (Korgeneral) Rıza Paşa hariç herkes antlaşmanın yapılmasını onaylıyordu.

 

      Beklenilen kararın çıkması üzerine Damat Ferit, İngiliz Yüksek Komiseri Sir Robeck’e antlaşmaya imza atacak olan delegelerin en kısa sürede yola çıkacaklarını bildirdi. Söz konusu heyette bulunan delegeler ise şunlardı: Âyan meclisi üyelerinden Bağdatlı Hadi Paşa, Rıza Tevfik (Bölükbaşı) ve Bern elçisi Reşat Halis Bey.

 

     Barış şartlarını Osmanlı heyetine ileten Fransız Başbakanı Millerand yaptığı kısa konuşmasında, Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na katılmasının bu savaşı birkaç sene uzattığını belirtiyor ve bu tip bir vaziyetin yeniden meydana gelmemesi için İtilaf Devletleri’nin gerekli önlemleri almaları gerektiğini öne sürüyordu. Bu çerçevede, görüşmeler yazılı olarak sürdürülecek ve İstanbul hükümetine bir aylık daha süre tanınacaktı.

 

     Bu süre zarfında hazırlanan antlaşma taslağı ise, bütün halkımız için adeta bir ölüm fermanı niteliğindeydi. Osmanlı’yı İstanbul ve Anadolu’nun çok ufak bir bölümüne hapseden İtilaf Devletleri, aynı zamanda Boğazların tüm devletlere açık tutulacağını, Türk toprakları üzerinde Ermenistan ve Kürdistan devletlerinin kurulacağını, askeri gücün kısıtlanacağını ve bütün mali kaynakların da kendileri tarafından denetleneceğini belirtiyorlardı.

 

 

     Sürecin devam ettiği dönemde emperyalist devletler, yaptıkları tartışmalı tarih yorumlarıyla da, Türk halkını ve ulusal bağımsızlık savaşımını zan altında bırakmak niyetindeydiler. Bu tarih yorumlarına göre Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na, kendisine daima destek olan dostlarına ihanet etmek suretiyle girmiş ve savaşın uzaması ile milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet vermişti. Yine bu devletlerin tarih yorumlarında, Osmanlı’nın Rumları ve Ermenileri topluca katlettiği ve anayurtlarından zorla sürdüğü yer almaktaydı.

 

     Bütün bu baskılara yalnızca boyun eğmekle yetinen Osmanlı yönetimi, İtilaf Devletleri’nin “Türkleri Avrupa’dan kesin olarak atma” tehditlerini göğüsleyemedi. Bunun sonucunda, bir vatana ihanet belgesi olarak kabul edilen ve ulusal mücadelenin zaferi sonucunda uygulanmaksızın rafa kaldırılacak olan Sevres (Sevr) Barış Antlaşması, 10 Ağustos 1920 tarihinde, Fransa’nın başkenti Paris yakınlarındaki Sevres kasabasında Osmanlı delegelerince imzalandı. Antlaşmayı imzalayan diğer devletler ise, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Ermenistan, Belçika, Yunanistan, Portekiz ve Romanya’ydı.

 

      Türkçe çevirisi 113 büyük sayfadan oluşan ve 433 ana madde içeren bu antlaşma, öyle bir ihanet belgesiydi ki, bütün Anadolu’nun gerçek sahibi olan Türk halkına, Orta Anadolu’da bulunan ve iki vilayet genişliğindeki bir toprak parçasından başka hiçbir şey bırakılmamakta, bu toprak parçasında da bir nevi sömürge yönetimi oluşturulmaktaydı. Ünlü Sovyet tarihçi A.M. Samsutdinov’un konuyla ilgili olarak kaleme aldığı şu satırlar dikkate değerdir;

 

      “Sevr Barış Antlaşması, zafer kazanan ülkelerce 1914-1918 yıllarındaki Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan ülkelere dayatılan Versailles Barış Antlaşmaları sisteminin ayrılmaz bir parçasıydı. Bu antlaşma hükümlerine göre Türkiye bağımsız bir devlet olma haklarından fiilen yoksun kalmaktaydı.(...)Sevr Antlaşması Türkiye’ye hemen hemen hiçbir yararlı yer altı madeni ve sanayi kuruluşu bulunmayan Orta Anadolu yaylasını bırakmaktaydı.(...)İtilaf, Türkiye’yi sömürge bağımlı bir ülke konumuna sokmuş oluyordu.”

 

 

      Ayrıca Sevr Barış Antlaşması’nın bütün maddeleri içerisinde mali meseleler ile ilgili olanlara ayrı bir özen göstermek ve bu maddeleri daha dikkatlice irdelemek gerekir. Çok ağır koşullar bildiren, emperyalizmin bir ülkeyi parçalamasının ardındaki asıl amaçları da gözler önüne seren ve antlaşmanın belki de en yıkıcı unsuru olan bu maddelerin içeriklerini Niyazi Berkes şöyle anlatıyor;

 

      “Sevres muahedesinin mali maddeleri, o tarihten 40 yıl önceki Berlin Konferansı’nda doğan bir fikrin, Türkiye üzerine mali kontrol koyma fikrinin zeylidir. Bu maddelere göre uluslararası bir komisyon kurulacaktı. Bu komisyonun tayin edeceği şartlara göre Borçlar İdaresi hükümete tavsiye ve yardımda bulunacaktı. Uluslararası komisyonun iç ekonomideki yetkileri şunlar olacaktı: Yıllık bütçe ilk önce mali komisyona verilecek, komisyonun verdiği şekli ile ondan sonra meclise gidecekti.

 

Meclisin yapacağı herhangi bir tadilat, mali komisyonun tasdiki olmadan uygulanamayacaktı. Ne Meclis’in, ne de maliye bakanlığının bütçe ve maliye kanunları ve nizamları üstünde son söz hakkı olmayacaktı; bunlar ancak mali komisyonun yetkisi altında uygulanabilecekti. İç borçlar üzerinde mali komisyonun kesin veto hakkı olacaktı. Türk parasının idaresi ve ıslahı bu komisyona ait olacaktı. Borçlara ayrılanlar müstesna bütün Türk kaynakları bu komisyonun emrinde olacaktı. Türk mali idaresinin yabancılarla münasebetlerinde de son söz komisyona ait olacak, dış borç anlaşmalarında vetosu olacaktı. Komisyonun muvafakatı olmaksızın hükümet ne içeride, ne dışarıda kimseye imtiyaz veremeyecekti. Gümrük tarifelerini tayin de bu komisyona aitti. Gümrükler, komisyonun tayin edeceği ve ona karşı sorumlu olan bir genel direktör tarafından idare edilecekti. İleride Borçlar İdaresi de bu komisyonla birleştirilecekti. Alacaklılar tahvil hamili özel kişiler veya onların temsilcisi olan banka grupları değil, uluslararası bir muahede ile tanınmış devletler olacaktı. Para, ekonomik kalkınma, vergi reformu, iç ve dış devlet finansmanı, gümrük siyaseti, imtiyazlar, bütün tabii kaynaklar bu devletlerin organı olan bu mali komisyonun yetki alanına giriyordu. Bunun manası, Türkiye’nin ne siyasi, ne ekonomik, ne mali, ne adli hiçbir bağımsızlığı olmayacağıdır. İşte Kırım Harbi’nin başlattığı borçlanma siyasetinin verdiği sonuç!”

 

      Mustafa Kemal’in önderliğindeki Ulusal Kuvvetler’in mutlak zaferi ile, zaten Türk halkı içerisinde zaten asla kabul görmemiş olan Sevr Barışı tarihin çöplüğüne gönderildi ve bu zafer Lousanne (Lozan) Antlaşması ile taçlandırıldı.

 

      24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması, Türkiye’nin dünya tarafından egemen bir devlet olarak tanınmasının belgesidir. Ayrıca bu antlaşma ile Anadolu’yu parçalama ve bu topraklar üzerinde yaşayan etnik unsurları birbirlerine kırdırma planları da bir süreliğine bozguna uğratılmıştır.

 

      Mustafa Kemal Atatürk’ün Söylev’de de belirttiği üzere;

 

      “Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra, düşman devletler Türkiye’ye dört kez ‘barış koşulları’ önermişlerdir. Bunların birincisi, Sevr tasarımıdır ki, Vahdettin hükümetince 10 Ağustos 1920’de kabul edilip imza edilmiştir. T.B.M.M.’ce bu tasarı tartışılmaya bile değer görülmemiştir.

 

      İkinci barış önerisi, Birinci İnönü Savaşı’ndan (yengisinden) sonra toplanan Londra Konferansı’nın bitiminde yapılmıştır; temelinde Sevr vardır; öneri tartışma konusu olmadığından İkinci İnönü Savaşı’nın başlamasıyla sonuçsuz kalmıştır.

 

      Üçüncü barış önerisi Sakarya yengisinden sonra, yakın bir saldırmamızın beklendiği sırada yapılmıştır ki (bu da), ulusal amacımızı gerçekleştirecek nitelikten uzaktı.

 

      Dördüncü öneri Lozan Antlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlanan görüşmelere konu olmuştur. “

 

      Görüldüğü üzere, Anadolu zafer kazandıkça, barış koşulları da Sevr’den uzaklaşarak yumuşamıştır.

 

 

      Ancak elbette ki Lozan Antlaşması, emperyalizmin Anadolu’da birden fazla egemenlik merkezi yaratma ve ulusun çeşitli unsurlarını birbirine kırdırma politikalarının devamını önleyememiştir. Lozan’ın imzalanmasından bu yana, Türkiye’yi parçalamak için yapılan planlardan dikkate değer olanlar şunlardır;

 

1-) A.B.D. ve bazı Avrupa devletlerinde örgütlü Kürt Teali Cemiyeti devamcısı dernekler tarafından 1938’de Cemiyeti Akvam’a ve 1945’te San Francisco’da toplanan Birleşmiş Milletler’e sunulan haritalar.

 

2-) 2. Dünya Savaşı yıllarında, Nazi Almanyası’nda hazırlanan Türkiye ve Orta Doğu haritaları.

 

3-) Türkiye topraklarında bağımsız bir Ermenistan ve Kürdistan devletleri kurulmasını öngören 1941 tarihli A.B.D. ordu haritaları.

 

4-) 1961’de İsrail Genelkurmay Başkanı Zvi Zur ve İstihbarat Başkanı Hayim Herzog’un odalarında bulunduğu tespit edilen Orta Doğu haritaları.

 

5-) 1961’de Türk askeri heyeti tarafından A.B.D.’de görülen, Pentagon duvarındaki Orta Doğu haritası.

 

6-) 1966’da İsviçre televizyonunda yayınlanan bölünmüş Türkiye haritası.

 

7-) 2003’te Macaristan’daki A.B.D. üssünde görülen haritalar.

 

8-) Texas Üniversitesi Perry- Castneda Harita Kütüphanesinde yer alan ve CIA tarafından hazırlandığı belirtilen, “Ortadoğu ve Sovyetler Birliği’ndeki Kürt Bölgeleri” başlıklı harita.

 

9-) İtalya merkezli Heartland jeostrateji araştırmalı grubunun hazırladığı Ortadoğu haritaları.

 

10-) Kuzey Irak’taki devlet okullarında okutulan “El Vataniye El Terbiye” adlı yurttaşlık bilgisi kitabında yayımlanan haritalar.

 

11-) Fransız TV5 televizyonunun 2005 yılında, “Türkiye Özel Yayını” çerçevesinde gösterdiği haritalar.

 

12-) 4 Temmuz 2006 tarihinde, yarı-resmi “A.B.D. Silahlı Kuvvetler Dergisi”nde (Armed Forces Journal) yayımlanan Büyük Ortadoğu Projesi haritaları. Söz konusu haritalar, 1998 yılında Amerikan Askeri Haberalma Dairesi’ndeki Başkan Yardımcılığı görevinden emekli olan Yarbay Ralph Peters’e ait. Söz konusu kişi, Türkiye’yi bölen bu haritaları daha önce yazdığı kitaplarında da yayımlamış. Kendisi, A.B.D. yönetiminde söz dinlenilirliği olan bir kişi.

 

13-) Demokratlara yakınlığıyla tanınan Amerikan “The Atlantic Monthly” dergisinin Ocak-Şubat 2008 sayısında yayınlanan Jeffrey Goldberg imzalı “Irak’tan Sonra” makalesinde sunulan harita.

  

      İşte tüm bu haritalar yan yana konulduğunda, ülkemizin karşı karşıya bulunduğu tehdit daha net bir biçimde meydana çıkıyor. Washington’dan dayatılan Yeni Dünya Düzeni içerisinde emperyalizmin, çıkarlarının gerektirdiği sömürme mekanizmasını çalıştırmasına engel olan ulus-devletleri tasfiye etmek için her türlü etnik-mezhepsel ayrılığı kışkırtarak, “ulus” yapısını ortadan kaldırma isteğini gözler önüne seren bu belgeler, ayrımcılığa karşı birlik olmanın ve parçalanma planlarının taşeronları olan, Türkiye’nin bölünmesi için yapmış oldukları gizli anlaşmaları bile itiraf etmekten çekinmeyen işbirlikçi yönetim ve sınıfları ivedilikle ülke yönetiminden uzaklaştırmanın ne denli yakıcı bir görev olarak karşımızda durduğunu da kesin olarak ortaya koyuyor. Bir başka değişle artık, Türkiye’yi parçalama planlarının salt bir plan olmaktan çıkıp emperyalizmin saldırı pratiğinin bir parçası haline geldiği günümüzde, ulusumuzun ve vatanımızın parçalanmasını önleyebilmek için, yeniden Atatürk’te, Cumhuriyet devriminde birleşmek ve “Tam bağımsız Türkiye!” sloganının izdüşümü olan siyasi programı bir an önce hayata geçirmek gerekiyor.


Favori olarak ekle (38) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 1984

  Yorumlar (5)
 1 Yazan Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin. , 23-01-2008 23:07
&..Bunun yanı sıra Mustafa Kemalin önderliğindeki Ankara hükümeti, 19 Haziran 1920 tarihinde yaptığı gizli oturumda, son gelişmeleri göz önünde bulundurarak memleketin dört bir köşesinden gelen mebuslara Misak-ı Milliye bağlılık yemini ettirdi ve ülke topraklarının paylaşılmasını kabul etmeyeceğini açıkça ortaya koydu&&. 
&Türk halkı içerisinde zaten asla kabul görmemiş olan Sevr Barışı tarihin çöplüğüne gönderildi ve bu zafer Lousanne (Lozan) Antlaşması ile taçlandırıldı&. 
 
Sevgili yazar yukarıya alıntıladığım iki ayrı cümlenizle ne kadar çelişkide olduğunuzun farkında mısınız? Misak-ı Milliye bağlılık yemini eden milletvekilleri bir yanda, Lozanı zaferin tacı olarak gören bir anlayış diğer yanda& İkisinden biri yanlış ama ben çözemedim. Naçizane cevaplarınızı umarım umumla paylaşırsınız&
 2 Yazan Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin. , 23-01-2008 23:16
Maalesef şu eklemeyi de yapmak mecburiyetindeyim... Ülkeyi yıllar önce sınıflara ayırıp -böyle olduğunu iddia ederek- tam bağımsızlık sloganını sadece Rus yönetim anlayışını ülkeye tatbik olarak yorumlayanlar, Amerikan emperyalizminin maşası olmuş yöneticiler kadar bu ülkenin Rus ve Çin emperyalizmine maruz bırakılmasını ellerini oğuşturarak izleyenler, halkların kardeşliği safsatasını tam bağımsızlık sloganıyla birleştirip yukarıda bahsettiğiniz haritaların tatbiki için şimdiki PKKnın temelini oluşturan gençlerin ve yöneticilerin hatta yazarların ruhlarına fatiha okuyanlar oldukça siz bu yazıları boşuna yazarsınız....  
 
Unutmayınız; bu ülke tam bağımsızdır. Göbeğinden Amerikalara, Rusyalara bağlı olanlar da bu ülkeyi temsil etmez... Bahsettiğiniz sloganın izdüşümü siyasi program bu ülkeye PKK'yı, 70-80 genç kıyımını ve günümüzde tartışılmanın bile ötesinde uygulama noktasına gelinen federe yönetimi hediye etmiştir... Aman Allah korusun!!!!
 3 Yazan Onurcan ÜLKER, 24-01-2008 23:20
Sayın Oğuz ERSAGUN, kaleme almış olduğum yazıyla ilgili olarak yaptığınız eleştirilere teşekkür ediyor; fakat maalesef her ikisine de katılmadığımı belirtmek istiyorum. 
 
Sanırım öncelikli olarak bir "çelişki" olarak nitelendirdiğiniz meseleye, hem Misak-ı Milliye sahip çıkıp, hem de Lozan Zaferini (evet ZAFERİNİ) övmemden bahsetmem faydalı olacak. Anladığım kadarıyla sizin çelişki olarak gördüğünüz nokta Musul-Kerkük'ün Misak-ı Milli içinde gösterilmesine karşın günümüzde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunmayışı ile ilgilidir. Ancak bu konuda sahip olduğunuz bilgileri sanırım bir kez daha gözden geçirmeniz gerekmekte. Zira Irak sınırı meselesi, konferans sürerken diğer konulardaki görüşmelerin de kesintisiz sürmesini önlediğinden, antlaşma içerisinde kesin çözüme ulaşmamış bir mesele olarak bırakılmıştır. Lozan'da alınan karara göre söz konusu sınır, antlaşmanın imzalanmasından itibaren dokuz ay süre ile Türkiye devleti ile Büyük Britanya arasında yapılacak görüşmeler neticesinde belirlenecektir. Bu süre aşıldığında ise sorunun çözümü Milletler Cemiyeti'ne bırakılacaktır. Yani söz konusu topraklar Lozan ile beraber terk edilmiş değildir. Velev ki öyle dahi olsa, bu toprakların kaderi meselesi ,o dönem için kesinlikle taviz verilmeyecek bir mesele değildir. Zira Atatürk, Ankara hükümetinin esas öncelikleri gösteren şu konuşmayı yapmıştır: "(...)Konferansta bizim için en önemli olan şeyi; özellikle de, geniş ve tatmin edici bir biçimde bağımsızlığımızın kabulünü; mali,siyasal, ekonomik, yönetimsel ve diğer sorunlara ilişkin tüm haklarımızı ve ayrıca yabancı askeri birliklerin şimdi bize terk edilmiş bölgeleri boşaltmasını sağlamalıyız!" Yine Atatürk'ün Lozan hakkındaki görüşlerinin, Musul-Kerkük sorunu İngiltere lehine çözüldükten sonra dahi olumlu olduğu, ana metinde yaptığım alıntıdan çıkarılabilir. Ayrıca herhalde Misak-ı Milli'yi ortaya koyanların, ülkenin ve halkın içinde bulunduğu durumu göz önünde tutarak, onu ulusal bağımsızlığımızı zedelemeyecek biçimde güncelleme hakkına da sahip olduklarını ortaya koymak gerekir. Öyle ki sizin bu konuda haksız olarak yaptığınızı düşündüğüm eleştiriyi kabullenecek olursak, Misak-ı Milli'nin sağlanması için işbirlikçi yönetime isyan eden ve koskoca bir milleti örgütleyen Atatürk'ün dahi Lozan'ın kazanımlarını savunarak zihnini bir çelişkiler yumağı haline getirdiğini ileri sürmek gerekir. Şu unutulmamalıdır, Lozan'ın en büyük kazanımı, Türk devletinin, Türkiye'nin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığının büyük devletlerce hukuken kabul ettirmiş olmasıdır. Bununla birlikte antlaşmanın Türkiye için hayati önemdeki bazı ekonomik ve siyasi meseleleri çözümsüz bırakmış oluşunu da tarihsel koşullar içinde ve uluslararası güç dengeleri çerçevesinde ele almak gerekir. Nitekim en önemli meselelerden Boğazlar sorunu ve Hatay meselesi dahi çok sonraları akılcı dış politika vasıtasıyla, uluslar arası ilişkilerin ve güçler dengesinin yarattığı olanaklar içerisinde çözülmüştür. Tüm bunlar ülkemizin tapusu Lozan'ın değerini azaltmaz, aksine şartlara göre ülke politikasını düzenleyip, taviz verilerek çözümsüz bırakılan pek çok sorunu da ilerki süreçte ülke lehine çözüme kavuşturan ve Lozan’ın da mimarı olan yönetimin değerini arttırır.  
 
Diğer mesele ise ülkemizin "tam bağımsızlığı"(istiklal-i tam) ile ilgili olanıdır. İlk olarak ülkemizin bugün tam bağımsız olduğunu ifade etmişsiniz ki bu kesinlikle somut gerçeklikle örtüşmemektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nin tayin ettiği hükümetlerce yönetilen, "ülkeyi pazarlamakla" övünen bakanlara sahip olan, Başbakanının bir yabancı devletin projesinde "eşbaşkan" olduğunu itiraf ettiği, kamu kurumları haraç mezat- arazileriyle beraber satılan, yabancılara toprak satışını meclisten geçirmekte sakınca görmeyen vekillere sahip,askerinin kanını dolar karşılığı Batı emperyalizmine satmayı içine sindirenlerin muktedir olduğu, ordu mensuplarının başına çuval geçirilse bile sesi soluğu çıkmayan, işgalci bir odunun komşumuzu istila eden kuvvetlerinin sağ salim evlerine dönmeleri için dua ettiğini söyleyen ve "İktidara gelince sağcısı da solcusu da Amerikan yandaşı olur." diyebilen kabine mensuplarına sahip, Avrupa üzerinden dayatılan yasaların ivedilikle kabul edildiği, IMF reçetelerine göre ekonomik programın şekillendiği, ulusal dil ve kültür özelliklerinin hızla yok olduğu vb. bir ülke olsa olsa freni tutmadığından son sürat "tam sömürge" olmaya koşan yarı-sömürge bir ülke olabilir. Zira Mustafa Kemal Atatürk'ün F. Boullion'a yaptığı tarife göre:"Tam bağımsızlık demek, elbette siyasa, maliye, ekonomi, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir." Dolayısıyla 1920'lerin ve 1930'ların Türkiye'sinin bağımsız olduğunu kabul eden bir kişi için herhalde günümüz koşullarında bu durumun mevcut bulunmadığını gözlemlemek de pek zor olmayacaktır.  
 
Bu hususta ikinci olarak ortaya koyduğunuz hatalı görüş ise "tam bağımsız Türkiye" sloganı ve bunun izdüşümü olan siyasal programın kökeni ile ilgilidir. Bu şiar ve etrafında şekillenen program sandığınız üzere Türkiye'yi (Kruşçevlerle birlikte Türk milleti dahil tüm mazlum milletler için kesin olarak bir tehdit haline gelen) Sovyet sosyal-emperyalizmine teslim etmek isteyenlere ve etnik ayrımcılık ekseninde faaliyet yürütenlere değil, doğrudan doğruya ülkemizi işgalden ve işbirlikçi yönetimden kurtaran, cumhuriyet devrimini hayata geçiren kadrolara aittir. Zira bu şiarı en net biçimde ve aynen sözünü ettiğimiz biçime ilk ortaya koyan da Mustafa Kemal olmuştur. Sivas Kongresi'nde, o Amerikan mandası tartışmalarının ortalığı kasıp kavurduğu günlerde "Ya istiklal, ya ölüm" diye haykıran Gazi, yine istiklal-i tam'ın Kuvayi Milliye'nin sahip olduğu ilkelerin merkezi olduğunu da şu şekilde ortaya koyar: Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin özüdür. Bu görev, bütün ulusa ve tarihe karşı yüklenilmiştir. Bu görevi yüklenirken ne ölçüde yapabileceğimiz ölçüsünde, hiç kuşkusuz, çok düşündük. Ama sonunda vardığımız kanı ve inanç, bunda başarı sağlayabileceğimiz yolundadır. Biz, işe böyle başlamış kişileriz. Bizden öncekilerin yaptıkları yanlış işler yüzünden, ulusumuz, sözde bağımsızdı, ama gerçekte bağımlı bulunuyordu. Şimdiye değin Türkiye'yi uygarlık dünyasında kötü gösteren neler düşünülebilirse, hep bu yanılgıdan ve bu yanılgıyı sürdürmekten doğuyor. Bu yanılgıyı sürdürmek, yüzde yüz, ülkenin ve ulusun bütün onurundan ve bütün yaşama yeteneğinden uzaklaşması ve yoksun kalması sonucunu doğurabilir. Biz, yaşamak isteyen, onuruyla ve şerefiyle yaşamak isteyen bir ulusuz. Bir yanılgıyı sürdürmek yüzünden, bu niteliklerden yoksun kalmaya katlanamayız. Okumuş, okumamış bütün ulus bireyleri, hepsi, belki işin içindeki güçlükleri iyice kavramaksızın, bugün yalnız bir nokta yöresinde toplanmış ve sonuna dek kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, tam bağımsızlığımızın sağlanması ve sürdürülmesidir. Yani görüldüğü üzere "Tam Bağımsız Türkiye!" sloganının siyasi arenadaki tezahürü de, ima etmiş olduğunuz üzere bir takım "dış mihraklar" tarafından değil, bizzat bu ülkenin ulusal önderi, vatan savunmasına önderlik eden kadrolar ve kanıyla, kemiğiyle bu kavganın yükünü omuzlayan kahraman Anadolu halkı tarafından şekillendirilmiştir.  
 
Zaman darlığından ve görüşlerinizi ciddiye aldığımı ivedilikle görmenizi istememden ötürü çok kapsamlı bir metin sunamasam da anlatmak istediğimi anlamış olduğunuzu düşünüyorum. Yazı içerisinde –detaylı olarak gözden geçirememenden ötürü- mevcut bulunması muhtemel kopukluklar, imla hataları ve anlam düşüklükleri için de özür dilerim. Tahminimce meseleyi Mustafa Kemal'den Mehmet Akif'e, Hikmet Kıvılcımlı'dan Kazım Karabekir'e, Şefik Hüsnü'den İsmet İnönü'ye, Halide Edip'ten Ziya Gökalp'e dek pek çok farklı siyasi görüşe sahip öncüyü tek bir müşterek program etrafında bir araya getiren o ruh, usta gazeteci Uğur Mumcu'nun değişiyle "Kuvayi Milliye ruhu" çerçevesinde değerlendirmeniz, hele hele 1919 koşullarını yeniden yaşadığımız bu günlerde daha faydalı olacaktır. Saygılarımla. 
 
Onurcan ÜLKER
 4 Yazan Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin. , 25-01-2008 00:27
Sevgili güzel kardeşim; 
Kendisini aydın olarak tanıtan bazı zatların en temel hastalığı çok laf söyleyip hiçbir şey söylememesi ve akademik olmak için çok fazla kaynak göstermeleridir. Maalesef o kadar fazla laf söylemişsin ki; ben hiçbir şey demeden kendince Misak-ı Milli hususunu kurcalamış sonra anladığın kadarıyla -bence burada anlatabileceklerin- cevaplar vermişsin. Lozan'ın bir zafer olmadığı ve zafer tacı olarak adlandırılamayacağı sadece Türkiye'nin geleceğine dair ilk adım olduğunu Mustafa Kemal de bilmektedir ve Hatay'ı, Selanik'i -sadece Musul ve Kerkük'ü değil- kendisine dert etmiştir. Bence siz Misak-ı Milli haritasına bir bakınız.... 
 
Tam bağımsız Türkiye sloganının izdüşümü olan siyasi program da aleni bellidir. Nasıl ki Milliyetçi Türkiye sloganının izdüşümü belli ise bahsettiğiniz sloganın izdüşümü de farklı kollardan da olsa bellidir. O halde siz de ben orda Mustafa Kemal'i anlattım, onlar Milli Mücadele dönemiydi falan filan derseniz oraya gizlemiş olduklarınızla en azından beni kandıramazsınız... 
 
Bu ülkeyi Sevr paranoyasına sokmanın hiçbir anlamı yoktur... Mücadele bilgi ve güçle olur... Ordan oraya dönen siyasi yosmaların eteğinde değil...
 5 Yazan Onurcan ÜLKER, 25-01-2008 11:11
Sayın Ersagun, sitenin yorum bölümü bir forum sayfası olmadığından ötürü, bunun son sözlerim olacağını bildiriyorum. Kanımca tartşmayı sakız misali uzattıkça uzatmak faydasızdır. Aşağıda yazılanları bir "cevap hakkı" olarak değerlendireceğinizi düşünüyorum. 
1-)Mustafa Kemal'in Lozan'a bakışı ile ilgili olarak ortaya koyduğum alıntılar kaynaklı-belgelidir. Bir tarafa 2008 TSK'sını, diğer tarafa 1923 Büyük Britanya ordusunu koyup, dönemin nesnel koşullarını gözardı ederek ne iç, ne dış politika üretilebilir. Dolayısıyla tartışmaya gerek yoktur.Yine Batılı emperyalistlerin gözünde Lozan'ın nasıl göründüğüne bakmak da cephemizi doğru tespit edebilmemeiz açısından faydalı olacaktır.Lozan ve Sevr ile ilgili sahip olduğum bilgiler de üstünkörü değildir. Sadece yukarda gördüğünüz yazının ilgili bölümlerinin ortaya konmasında 19 farklı kaynaktan faydalanılmıştır.  
2-) Yurtdışında bir örneği var mı, yok mu kapsamlı bir incelemem bulunmadığından ötürü ileri süremem, ancak en asından Türk siyasal yaşamında "İstiklal-i Tam" şiarını ilk ortaya atanın Mustafa Kemal Atatürk olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu sloganın izdüşümü olan program ise kendisini 1920 Halkçılık Beyannamesi, 1921 Anayasası, 1924 Anayasası, CHF 1931 programı, CHF 1935 programı ve Devrim Kanunları şahsında kendisini göstermiştir.  
3-)Ne sadece milliyetçi, ne sadece cumhuriyetçi, ne sadece halkçı ve ilh. olup, 6 okun diğer unsurlarını es geçmek ülkemize bir fayda sağlamaz. Dolayısıyla Atatürkçü veya Kemalist(Kamalist) Türkiye şiarı esas amacı ifade eder. Atatürkçü pratik(bizzat M.Kemal bunun bir "pratik" olduğunu ortaya koymuştur) milliyetçi,devletçi,devrimci,halkçı,laik ve cumhuriyetçi fikriyatın birliğini ifade eder. Bütün bu ilkeler de ancak "bağımsızlık" ekseninde ulusal yapıya uygun olarak şekillenebilir. Dolayısıyla müşterek programı belirlerken istiklal-i tamı merkez almak en doğru eylem olacaktır. 
4-)Son olarak ise bir "paranoyak" olmadığımı belirtmek istiyorum. Yukarıda sunulan haritlar yanlızca dikkate değer gördüklerimdir. Tüm bunlardan öte Pontus,Ermeni vb. soykırımı dayatmaları da, borsanın aşağı yukarı %75'inin yabancılar tarafından hakimiyet altına alınmış olması da yeni-Sevr'e pek de uzak olmadığımızı ortaya koymaktadır. Yine Rice'ın "Yeni ortadoğu"nun yartılma zamanı geldiği yönündeki açıklmamaları, BOP haritaları ve eşbaşkanlar yanyana konulduğunda da meselenin ciddiyeti daha net olarak belirmektedir. Unutmayınız, basın önünde Sevr'i bir "paranoya" addenlerin hiçbiri, ne Baskın Oran'lar, ne Hadi Uluengin'ler, ne ezcümle neo-liberal ve sahte-solcular sizin bağlı olduğunuzu düşündüğüm "vatanseverlik" anlayışına mensup değildirler. Bulunduğu cephe insanın kendisine yakıştırdığı etiket değil, söylem ve eylemleriyle ortaklaşım içine girdiği örgütlenmelerin ve kişilerin bulunduğu cephedir.Halkı, Türkiye'nin parçalanmasını talep eden yapıların yayınlarından yaptığı alıntılar ile uyaran ve bu sebeple de, yani yeni-Sevr planlarını açıkça ortaya koyduğu için, saçma sapan bir şekilde görüşlerinin tam aksi iddialarla yargılanan Muzaffer ilhan Erdost, bakın bir röportajda ne diyor: " Türkiye'nin yeni Sevr'e zorlandığını yazanları, yani beni de "paranoyak" olarak değerlendirenler kuşkusuz ilgi alanım içerisinde.(...) Bizi "paranoyak" olarak nitelendirenlerin "para-noyasına" gelince, bu benim çalışma alanım dışında kalıyor." Bütün bunları gözden geçirince, sizin bir takım Batı şakşakçısı "para-noyak"larla aynı fikirleri, hem de zıt bir söylemle savunmanız biraz garip kaçıyor. Haliyle bu konudaki görüşlerinizi de gözden geçirmeniz yerinde olacaktır.  
Ayrıca fikir ayrılıkları ne boyutta olursa olsun, akılcı bir üslupla yapılması gerektiğine inandığım politik tartışma zemininde küfür,hakaret, incitici söz ve ilh. kullanmanızı da yadırgadım. Üslubunuzu en azından benim fikirlerimi eleştirirken değiştiriniz. Zira tarihsel gerçeklikle ilgili en ufak bir tartışmada dahi bu yola başvurulması, güncel politik meseleleri "dokunulmaz" kılmaktadır.

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:

Güvenlik kodu:* Code
Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

Son Güncelleme ( 22 01 2008 )
 
Advertisement

ETKİNLİK TAKVİMİ

« < Ocak 2009 > »
P S Ç P C C P
29 30 31 1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 30 31 1

Fotoğraflar


odtu21

Son Yorumlar

Türk-Japon İletişim Topluluğu ...
iletişim kurabileceğim bir numara alabilme imkanım varmı?mai...
29/12/08 17:25
Devamını oku
Yorumlayan ebubekir sorgun

PERUK OMZA!
insanların düşüncelerini değiştirmek gerçekten çok zor..bu ...
28/12/08 14:59
Devamını oku
Yorumlayan ayşe

PERUK OMZA!
insanlara birseyleri kabul ettirmek kadar zor birşey yok bu ...
28/12/08 14:37
Devamını oku
Yorumlayan Ayşe

ODTÜ 23 EKİM YÜRÜYÜŞ ÜNDEN ODT...
Pkk karşıtı eylem adı altında şoven duyguları kabartan herke...
28/12/08 00:54
Devamını oku
Yorumlayan Marksist Fikir Topluluğu sempa

İSTATİSTİK

157 kayıtlı üye
0 bugün
0 dün
0 bu hafta
0 bu ay
En son üye: melmac offline

SİTEDEKİLER

Çevrimiçi Üye Yok
Merhaba Hoşgeldiniz

Erdoğan'a İTÜ'de protesto

Sponsor Reklamlar

Günün Sözü

Yunan serpuşu olan fesi giymek uygun olur da, şapkayı giymek neden olmaz? Ve yine onlara, bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının özel elbisesi olan cübbeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?
Kemal Atatürk - 1925