Kayıp Parola? Hesabınız yok mu? Kayıt olun
  • Narrow screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Auto width resolution
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
Üye Menüsü
ANASAYFA arrow YAZARLAR arrow Begüm Kayalar arrow DOLUNAY,GÜNEŞ ve YILDIZ
DOLUNAY,GÜNEŞ ve YILDIZ PDF Yazdır E-Posta
Yazar Begüm KAYALAR   
28 07 2008

Muntazam yuvarlaklığıyla koyu lacivert gökyüzünde bembeyaz duran ay ve ay ışığında zor da olsa fark edilebilen heybetli Hasan Dağı’ydı gecenin karanlığında görebildiklerim. Ay mı dağa yaklaşıyordu yoksa dağ mı aya yaklaşıyordu tam kestirememiştim. İlk anda birbirlerine o kadar uzaklarken aradaki mesafenin giderek azalması garipti. İlk anda birbirlerine o kadar uzaklarken heybetli dağın zirvesiyle o muntazam yuvarlağın yan yana gelmesi garipti. Ve belki de daha da garip olanı, kısa bir süre sonra o heybetli dağın geride kalmaya başlamasına rağmen muntazam yuvarlağın yoluna devam etmesiydi. Sadece bir an için mi yan yana gelebilmişlerdi? Gece boyunca dolunay; sayısız tepeyi aydınlattı, birçok köyün üstünden süzüldü, uyuyan buğday başaklarını okşadı; fakat ne tepelerle ne köylerle ne de buğday başaklarıyla buluşması, o heybetli dağın zirvesiyle buluşması kadar ihtişamlı olmamıştı. O ihtişamı başka hiçbir yerde bulamayacağımı anlayınca, dolunayı takip etmekten vazgeçtim. Nadiren benzin istasyonlarının ışıklarının aydınlattığı karanlık yolları izlemek de zevk vermiyordu. Radyodan gelen ses:

“Bir fırtına tuttu bizi, deryaya kattı,

O bizim kavuşmalarımız, ah yârim, mahşere kaldı.”

     Kim bilir bekli de, Hasan Dağı’nın zirvesinde bir anlık duran dolunaya ve bu ihtişama şahitlik eden biridir bu türkünün ozanı diye geçirdim içimden.

     Artık o muntazam yuvarlak yoktu karşımda. Gökyüzü de koyu lacivert değildi zaten. Kızıl ve mavinin tonlarının birbirine karıştığı Van Gölü’nün ve gökyüzünün ortasında belirmeye çalışan güneşe bakıyordum, dalgaların yumuşak sesini duyarak, göldeki serin esintiyi yüzümde hissederek. Bir önceki geceye ait manzara farklı bir şekilde yeniden tekerrür ediyordu. Kızıl güneş ve mavi su… Yan yanalardı bir an için ama su sabit kalırken güneş alabildiğince hızla uzaklaşıyordu. Bu sefer kendinden bir şeyler bırakıyordu derin suların üzerinde ama… Yansımasını… Güneş dolunaydan daha farklıydı.

     Bu yakınlaşma, dün geceki gibi etkilememişti beni. Onun için güneşi takip etmeye devam ediyordum. Önde üç ana kaz, arkalarında ise yavruları… Yavruların biraz gerisinde ise üç muzip çocuk… Birazdan kazları kovalayacaklardı, belli… Tabi ana kazların da onları kovalamasına razıydılar. Ben de yapmıştım çocukluğumda. Amaçsızca, kaz yavrularının bir oraya bir buraya dağılmasına sebep olacak bir kovalamaca, ardından da ana kazların hiddetinden korkarak ters istikamette bir koşuşturmaca… Tahmin ettiğim gibi çıkmıştı. Çocuklar güneşi arkalarına alarak kaz yavrularına doğru koşmaya başlamışlardı ama bu kez ana kazlar daha erkenci davranmışlardı. Çocukların arkalarına aldıkları güneşe yüzlerini dönmeleri çok sürmedi. Sabah güneşinin ışıkları ve masum köylü çocukların yüzlerindeki kocaman, mutluluk dolu gülümsemeler… O anda her biri benim için “Beyaz Gemi”deki “çocuk”tu. Bu kadar küçük şeylerden bile mutlu olabilmek… Çoğumuza uzak bir duyguydu belki de. Sabah güneşinin ışıkları ve gülümseyen çehreler…  Güzel bir ikili sayılabilirdi benim için ama gün uzundu, güneşi takip etmeye devam ediyordum.

     Güneş tepedeydi. Başında beyaz yazması, ayağında şalvar, beli bükülmüş bir teyzem eline pazar çantasını almış, ara sokaklardan bana doğru geliyordu. Çantasının ağır olduğu aşikârdı. O ağır çantayı yaşına rağmen, belinin bükülmüşlüğüne rağmen usanmadan taşıyordu cefakeş Anadolu kadını. Alnından şakaklarına süzülen ter damlalarını fark edebiliyordum. Tepedeki güneş teyzenin yüzüne vurdukça şakalara doğru ilerleyen damlalar daha da hızlanıyordu. Teyzenin yerinde olmaya çalıştım bir an için. Alnından süzülen ter damlalarını hissetmeye çalıştım, yüzüme tüm yakıcılığıyla gelen güneşe dayanmaya çalıştım. Alın terinin ve kavurucu öğlen güneşinin buluşması... Bu ikiliye şahit olmam için bu cefakeş teyzeye rastlamama gerek yoktu aslında. Yüzümü nereye çevirsem görebilirdim bu ikiliyi; emeğinin karşılığından başkasını kabul etmeyen, zorluklarla karşılaştığı zaman bile şükretmesini bilen yurdumun insanlarının yüzlerinde. Alın teri ve yakıcı öğlen güneşi…  Bu ikili hepsinden farklıydı aslında, güneşin tepeden çekilmesiyle bir anda bozulan bir manzara değildi.

     İkindi vakti… Güneş alçalmıştı artık, Pazar çantasını taşıyan teyzeme de bana da tepeden bakamıyordu. Bense ona bir zamanların Selçuklu başkenti Ahlât’tan, Ahlât Selçuklu mezarlığındaki iki heybetli mezar taşının arasından bakıyordum. İki büyük zâta ait olsa gerekti bu kabirler. “Eski bir vatan kadar uzağız işte, destanlar kadar yakın…” diyorlardı sanki birbirlerine. “Destanlar kadar yakındılar…” o büyük zâtlar; çünkü destanlarda yaşıyorlardı. Anadolu’nun “kilit”ini açacak “anahtar”ları taşıyan serdarlara, Anadolu’yu bize armağan eden hükümdarlara da ancak destanlarda yaşamak yakışırdı. İki mezar taşının arasında duran güneşin ışıkları o kahverengi, heybetli taşlara değdikçe taşlar bile destanlaşıyordu. Selçuklu mezar taşları ve güneş…  Anadolu’nun ufuklarında bir güneş gibi parlayan Selçuklu’yu, ecdadımı hatırlatırcasına yan yana gelmiş gibiydiler. Bir Fatiha hediye ediyordum minnet duyduğum ecdadımın ruhlarına. En az bir gece önceki kadar heyecanlanmıştım. Dolunay ve Hasan Dağı… Mezar taşları ve güneş… Ama yine de güneşi takip edecektim. Batışındaki ihtişamı merak ediyordum.  

     Yan yana tek sıra halinde dizilmiş yaklaşık on kavak ağacı ve etrafa saçtığı turunculukla batmak üzere olan güneş… Bir önceki geceye ait manzarada sadece oyuncular değişmiş. Yine garip bir şekilde birbirlerine yaklaşıyorlar, garip bir şekilde güneş kavak ağaçlarının arasından turunculu, kırmızılı ışıklarını yüzüme düşürerek bir an için kavak ağaçlarıyla yan yana geliyor. Ve daha da garibi kavak ağaçları geride kalmaya başlarken, güneş yoluna devam ediyor. Nihayetinde, bir tepenin ardında gökyüzünü kızıla boyayarak batıyor ve yerini yine o muntazam yuvarlağa bırakıyor. Ama bu gece Hasan Dağı’na kavuşamaz dolunay.

“Nemrut’un yanına git.” diyorum içimden dolunaya.

“Hayır.” diyor. “Bizim kavuşmamız mahşere kaldı.” diyor.

“Peki.” diyorum ben de.

O gece ay misafir olmuyor Nemrut’un zirvesine ama yıldızlar yalnız bırakmıyorlar Nemrut’u. Yıldızlar ve Nemrut… Yıldızlar da farklıymış dolunaydan. Yıldızlar sabit, yıldızlar vefalı… Nemrut geride kalmaya başlayınca, yıldızlar da geride kalmaya başlıyor.  

     İnsanlar ve fikirler… Bir anda birbirlerine o kadar yaklaşabilen ve yine bir anda birbirlerinden o kadar uzaklaşabilen iki garip şey… Birbirlerine yaklaştıkları zaman ihtişamlı, birbirlerinden uzaklaştıkları zaman sönük… Bir araya geldikleri zaman güçlü, ayrıldıkları zaman zayıf… Önemli olan zirveyi yakalayabilmek, yakaladığımızda da yıldız gibi olabilmek ya da en azından güneş gibi olup fikirler üzerinde yansımamızı bırakabilmek. Ama yeri gelince yanlışları geride bırakıp dolunay gibi yola devam edebilmek… Muntazam beyaz yuvarlak ve Hasan Dağı, vefalı yıldızlar ve Nemrut, batmak üzere olan kızıl güneş ve kavak ağaçları…


Favori olarak ekle (16) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 506

  Yorumlar (1)
 1 Yazan Elif Ceran, 29-07-2008 11:06
İnsanı yormayan ,hatırlatan ,hatırlayan üslubunuz için çok teşekkürler.Ellerinize sağlık...Tabi muntazam beyaz yuvarlak aya ve vefalı yıldızlara daha nicelerine selam olsun :)

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:

Güvenlik kodu:* Code
Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

 
Advertisement

ETKİNLİK TAKVİMİ

« < Ocak 2009 > »
P S Ç P C C P
29 30 31 1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 30 31 1

Fotoğraflar


Stadyum

Son Yorumlar

Türk-Japon İletişim Topluluğu ...
iletişim kurabileceğim bir numara alabilme imkanım varmı?mai...
29/12/08 17:25
Devamını oku
Yorumlayan ebubekir sorgun

PERUK OMZA!
insanların düşüncelerini değiştirmek gerçekten çok zor..bu ...
28/12/08 14:59
Devamını oku
Yorumlayan ayşe

PERUK OMZA!
insanlara birseyleri kabul ettirmek kadar zor birşey yok bu ...
28/12/08 14:37
Devamını oku
Yorumlayan Ayşe

ODTÜ 23 EKİM YÜRÜYÜŞ ÜNDEN ODT...
Pkk karşıtı eylem adı altında şoven duyguları kabartan herke...
28/12/08 00:54
Devamını oku
Yorumlayan Marksist Fikir Topluluğu sempa

İSTATİSTİK

157 kayıtlı üye
0 bugün
0 dün
0 bu hafta
0 bu ay
En son üye: melmac offline

SİTEDEKİLER

Çevrimiçi Üye Yok
Merhaba Hoşgeldiniz

Erdoğan'a İTÜ'de protesto

Sponsor Reklamlar

Günün Sözü

Yunan serpuşu olan fesi giymek uygun olur da, şapkayı giymek neden olmaz? Ve yine onlara, bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının özel elbisesi olan cübbeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?
Kemal Atatürk - 1925