Cumhuriyetin kuruluşunda ve sonraki yıllarda Mustafa Kemal’in uygulamalarında itici güç olan milliyetçilik anlayışını doğru bir zeminde kavrayabilmek, öncelikle Mustafa Kemal’i düşünceleriyle, eylemleriyle 20. yüzyıl başındaki Türkiye resmine oturtmayı ve Osmanlı son dönemindeki milliyetçilik akımlarını, kimlik bunalımlarını ve İslam kimliğinden Türk kimliğine geçiş sürecini doğru değerlendirmeyi gerektirmektedir.Çok geniş bir coğrafi alana yayılan ve demografik olarak yüksek düzeyde etnik bir renkliliği yansıtan Osmanlı toplum yapılanmasında, Müslümanlık anlayışına dayandırılan kimlik, tek bir milletin hususiyetlerini yansıtmak yerine, Osmanlı toplumunu oluşturan diğer kesimlerle ortak olan değerler üzerine inşa edilmiştir. İmparatorluk içerisinde ortaya çıkan milliyetçilik hareketleri ve modernleşme çabalarının getirdiği atmosfer, din olgusunun kimlik algılamalarındaki işlevselliğini geçersiz kılmış ve asırlardır İslam esasına dayanarak varlığını sürdüren bir geleneğin yıkılma sürecini hızlandırmıştır.
Türk devrimine giden yolda Atatürk’ün düşünce sistemini ve bu düşünce sisteminde milliyetçiliğin yerini anlamaya çalışırken 1900’lerin başında, imparatorlukların yıkıldığı, ulus devletlerin kurulduğu yeni yapılanmada üç kıtadan geri çekilme sürecini yaşamış, kazanımlarını yitirmiş, çökmenin eşiğine gelmiş bir Osmanlının yıkıntılarından bir direnişi örgütlemenin, millet bilincine dayanan bir ulus devlete giden yolu açmanın zorlukları göz ardı edilmemelidir. Mustafa Kemal, dönemin önde gelen düşünürleri olan Gökalp’in, Akçura’nın, Gaspıralı’nın sunmuş olduğu teorik çerçeveyi, politik bir projeye dönüştürerek Kurtuluş savaşı sonrası cumhuriyetin kuruluşunu gerçekleştirmiş, bu sürecin esas dinamiği olan Türk milliyetçiliğini devletin resmi ideolojisi haline getirmiştir.
Mustafa Kemal’in temsil ettiği milliyetçiliğin temel noktaları nelerdir? İlk olarak üzerinde durulması gereken husus, cumhuriyeti kuran iradenin bir milli devlet inşansa yöneldiği ve gelecek inşa merkezli olduğudur. Bu yeniden inşa sürecinde ortaya konacak olan Türk kimliği anlayışı kültürel aidiyete, yurttaşlık mensubiyetine dayandırılmış, ırk kavram üzerinden değil; din, dil, tarih gibi müşterekler temelinde kültür üzerinden tanımlanmıştır. Bu yönüyle bakıldığında devletin resmi ideolojisi olarak benimsenen Türk milliyetçiliği bütünleyici, düzenleyici, uzlaştırıcı bir karakter taşımaktadır. Irkçılığa dayanan bölücü, dışlayıcı yaklaşımları reddeden, Gökalp – Akçura – Atatürk çizgisinden beslenen Türk milliyetçiliği ilk yıllarında kamu güvenliğinin sağlanması adına homojen bir toplum yapısını benimserken otoriter bir duruş sergilese de, kurumsallaşma çabasına girmediği sürece toplumsal farklılıkları inkar etmemiş, bastırma yoluna gitmemiş, bunları kültürel zenginliğin birer unsuru olarak görme eğilimi taşımış ve etnisite vurgusuna dayanan toplumsal sorunların ortaya çıkmasına neden olacak uygulamalardan kaçınmıştır. “Ne mutlu Türküm diyene” zemininde, ortak bir tarh şuuru temelinde, kültür dairesini esas alan bir devlet yaklaşımı geliştirilmiştir.
Atatürk sonrası cumhuriyet tarihinde Kemalist düşünce sisteminin ve 1923 devriminin hedefi kitlelere Batılılaşma olarak sunulurken ve bugün de AB’ ye entegrasyon politikaları bu iddia üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılırken, ilkel bir batılılaşma bizzat Mustafa Kemal’in kendisi tarafından reddedilmiş, kökünü milli değerlerden alan bir modernleşme süreci hedeflenmiş, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi yapılar bu sürecin bilimsel zeminini hazırlayacak kurumlar olarak tasarlanmıştır. İstiklal harbini ve 1923 devrimini, İngiliz başbakanı Gladstone’nun ifadesiyle Türkleri Orta Asya’ya sürmeyi hedefleyen Batı emperyalizmine ve onun kiralık ordularına karşı gerçekleştirdiğinin farkında olan Mustafa Kemal, yeni bir uygarlık modelini Batı ile işbirliğinde ya da onun değerlerini benimsemekte değil, özgünlüğümüzün bilincine vararak bizzat kendi tarihimizde, kendi köklerimizde aramıştır.
Kemalist milliyetçiliğin üzerinde önemle durduğu, fakat birçoklarının göz ardı ettiği meselelerden biri de dış Türklerdir. Mustafa Kemal söylemlerinde Türk birliğine yönelik doğrudan mesajlar vermekten ya da Turancı ifadelerden kaçınsa da, şu sözler onun fikri aleminde ve geleceğe dönük tasavvurlarında Türk dünyasının işgal ettiği yeri göstermesi bakımından oldukça anlamlıdır : “ Ben her şeyden önce Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum, böyle öleceğim. Türk birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları ile kapayacağım. Türk birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Tük birliği ile açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türkün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek. “ Mustafa Kemal’in inandığı milliyetçiliğin dış Türklere yönelik tasarımları böyle olduğu içindir ki Ukrayna’nın Moldova sınırındaki Bolgrad kasabasının Ortodoks mezarlığında bir Türk yatmaktadır ve kendisine mezarın kime ait olduğu sorulduğunda bir Gagavuz Türkü, “Burada Kemal’in öğretmeni yatıyor. “ demektedir. Mustafa Kemal böyle düşündüğü içindir ki 1921 Ocağında, henüz cumhuriyet kurulmamışken, onun emriyle Irak’ın kuzeyine giden Özdemir Bey, az sayıda bir kuvvetle, Türkmenlerin yaşadığı bu coğrafyada İngiliz kuvvetlerine karşı ciddi başarılar elde etmiştir.
Peki 2007 Türkiye’sinden cumhuriyet tarihine bakıldığında Atatürk dönemi milliyetçiliği ile 1938 sonrasındaki milliyetçilik yaklaşımlarının birbiriyle örtüştüğünü söyleyebilir miyiz? Ne devlet katında temsil edilen milliyetçiliğin, ne de siyasal düzlemde bugün hakim olan milliyetçilik anlayışının Mustafa Kemal’i ve onun değerlerini yansıttığını iddia edebiliriz. 1944 sonrası devletin dışına itilen Mustafa Kemal’in Türk milliyetçiliği ideolojisi, Atatürk milliyetçiliği söylemiyle, Gazi’nin ismi etrafında siyasi bir kirliliğe dönüştürülmüş, Mustafa Kemal’in taşıdığı devrimci ruh tasfiye edilmiş, içi boş, bürokratik bir milliyetçiliğe dönüştürülmüştür. 20. yüzyılın başında Anadolu coğrafyasına damgasını vuran Türk devrimini topluma Batılılaşma olarak lanse eden zihniyet, koşulsuz bir teslimiyete giden süreci de beraberinde getirmiş, Atatürk’ün batıya meydan okuyan düşünce sistemi kitlelere unutturulmuştur. Bugün Atatürk milliyetçiliği adı altında cumhuriyet kazanımları bir bir tahrip edilirken, sadece Anadolu’da değil, bütün bir Avrasya’da Türk kimliği Türklük bilinci aşınmaktadır. Onun zihniyeti tasfiye edildiği içindir ki bugün dış Türkler bir ilgi alanı olarak değil, bir yük olarak algılanmaktadır.
Selçuk OKTAY – Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi 3.sınıf