Şahsen, uluslararası spor müsabakaları ve erövizyon(eurovision… ne derseniz) dışında milliyetçi duygular hissetmiyorum. Elbette ki sizi temsil ettiğini düşündüğünüz bir grup insanın elde ettiği başarılar sizi onurlandıracak, sevindirecektir… Buna bir lafım yok. Benim problemim başarı elde edilemediğinde takınılan tavır.
Erövizyon’un, katılan parçaların müzikalite değerlerine göre değerlendirilip, ödüllendirildiği bir yarışma olmadığını biliyoruz, değil mi? Komşuya 12 puan verme muhabbetti gibi diplomatik şirinliklerin boy gösterdiği bir platform erövizyon. Misal, Baltık Ülkeleri, İskandinav Ülkeleri hep birbirlerinin şarkılarını beğenmeyi seçiyorlar. Keza Avrupa parlamentosu önünde kendini acındırarak prim yapmaya çalışan Ermenistan’ın bol bol sempati görmesi de aynı muhabbet. Bunun sinir bozucu bir durum olduğunu ben de biliyorum. Ama lütfen diğerlerine kızarken ve küfrederken bir sürü gurbetçimizin yaşadığı ülkelerden gelen puanları, hele hele yarışmaya yeni katılan Azerbaycan’la anında girdiğimiz simbiyotik puanlaşma eylemini unutmayalım. Herkes kuralına göre oynuyor arkadaşlar. Sinir yapmayın, cilde zarar.
En fitil olduğum mevzuu ise bu tip durumlarda birkaç “iyi niyetli” arkadaşın çıkıp, “ Hah, işte Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığını bir kez daha gördük.” demesi. Niye, çünkü biz über, süper bir ırkız bu yüzden diğerleri hasetinden bizimle dostluk ilişkisi kurmuyor. Arkadaşlar, kapital düzende kimsenin dostu olmadığını siz ne zaman anlayacaksınız? Çıkar ilişkisinin genlere kadar işlediği bir beden içinde yaşıyoruz, tabi ki böyle nahoşluklar olacaktır. Bu duruma kızmak da bir işe yaramıyor. Görüyoruz bağırıp,çağıran arkadaşları. O zaman neden bunu kabullenip, kullanmaya çalışmıyoruz. “Namus” ve ya “Ahlak” gibi kavramlar yüzünden mi? Bir oyununda, “ Namus kendini gördüğün bir aynadır. Aynada güzel görünmek istiyorsun.”, demiş Milan Kundera amca. Bunu bir düşünelim en iyisi…
Bu tip serzenişlerin yararsız olduğunu söylemiyorum bu arada, yanlış anlaşılmasın. Bu sistemde yaşayan insanların elbette boşalmaya ihtiyacı var. İspanya Kralı Franco’nun ünlü bir sözü vardır, bilirsiniz. “İspanya 'yı30 yıl boyunca 3F olan; Fiesta (şölen),Fadima(örgütlü din) ve Futbol ile yönettiğim” (2. F in fado olduğu da söylenir). Bunu Geroge Orwell’in disütopik 1984 dünyasındaki “2 dakikalık nefret” gibi her gün düzenli olarak toplumsal düşmana sövülen bir platform olarak da görüyorum ben aynı zamanda.
Bu sistem hepimizi o kadar çok dolduruyor ki, boşalacak yer arıyoruz. Bu tip serzenişler de bizim kaçış noktalarımız oluyor ister istemez. Cebinde beş kuruş parası olmayan adam milli maç var diye zar zor bulduğu işine gitmeyebiliyor. Herkesin boşalmaya ihtiyacı var elbet ama deminki tümcede ismi geçen şahsın işinden kovulunca şikayet etmeye hakkı kalmıyor.
Demem o ki, sistem sizi boşaltmak zorunda sizden yararlanabilmek için. İplerin sizin elinizde olduğu tek alan bu. Bunu bilinçli kullanın. Kullanılmayın.