Başörtüsüne ilişkin siyasal tartışmanın tarafı olmak zorunda değiliz.
Söz konusu tartışmanın temelinde hukuk, siyaset bilimi, sosyoloji ya da toplum piskolojisi gibi temel bir takım sosyal disiplinler olması gerekirken, kamuoyunda alevlenmiş ve yürütülegelen tartışmalarda daha ziyade provakatif ve magazinel hususlar ön plana çıkmıştır.
Bu tartışmaların temelinde bir sosyolojik vaka ve buna bağlı olarak gündeme getirilen bir hukuki düzenleme vardır.
Modern Hukuk disiplininin en temel işlevi, uyuşmazlıkları çözmek suretiyle toplumsal barışı sağlamak ve bireylerin kendilerini gerçekleştirmelerine imkan tanımak suretiyle müreffeh bir toplum yaratmaktır.
Hukuk, uyuşmazlıkları çözerken bir takım dengeleri gözetir, ve uyuşmazlığın bütün taraflarını mümkün olan en büyük ölçüde tatmin etmeye çalışır.
Somut olayda uyuşmazlık nedir ? Önce bunu tespit ederek başlayalım.
Belirli bir toplum kesiminin yükseköğretim kurumlarına (siyasal ya da dini saiklerle) başörtülü olarak girmek istemesi ve diğer bir toplum kesiminin bunu devletin güvenliği ve rejimi için tehlike olarak algılaması, temel uyuşmazlık olarak karşımıza çıkıyor.
Bu noktada cevaplamamız gereken önemli bir husus var. Başörtülü insanların, bunu siyasal saiklerle mi yoksa inançları gereği mi başlarını örttüklerinin ne kadar önemli olduğudur.
Teoride bunun çok önemli görülebileceği bir gerçektir. İnançları gereği başörtüsü örten insanların, yüksek öğrenim haklarının ellerinden alınması, temel hak ve özgürlüklere çok ciddi bir müdahele olur. Ve bu müdahelenin şimdiye kadar bir kanuna dayanmadan gerçekleştirilmesi de anlaşılabilir bir uygulama değildir.
Fakat başörtüsünün siyasal saiklerle kullanılması konusu biraz daha farklıdır. Bunun özgürlükler çerçevesinde değerlendirilemeyeceği iddiası da kayda değerdir. Yükseköğretim kurumlarının temel amacı öğretim faaliyeti gerçekleştirmektir. Bu noktada, takılan başörtüsü, (giyilen parka, ya da bırakılan bıyık) öğrenciler arasında bi takım ayrışmalara yol açıyor ve bu ayrışmalar esas amaç olan öğretim faaliyetini olumsuz yönde etkiliyorsa, bunun yasaklanması temel hak ve özgürlüklere müdahele anlamına gelmez.
Fakat pratikte bunu tespit etmemiz mümkün değildir. Kimin hangi sebepler başını örttüğünü bilmemiz olanaksızdır.
Kanaatimizce başörtüsü serbestliği, laiklik ilkesine bir aykırılık teşkil etmemektedir.
Anayasa’nın 2. maddesinin gerekçesinde de vurgulandığı gibi;
“Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir.''
İşte Anayasamızın ve genel manada Türk Anayasa Hukuku'nun temel laiklik anlayışı bu şekilde ifade edilmektedir.
Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, uyuşmazlığın çözümünde bütün tarafların tatmin edilmesi ve rahatlatılması gerekmektedir. %30-35 'lik bir toplum kesiminin bu düzenlemye ilişkin olarak devletin rejimi aleyhine sonuçlar doğuracağını düşünmesi ciddi bir problemdir ve bunun bir an önce halledilmesi gerekir.
YÖK Kanunu'nda öngörülen 17. madde bu amaca yönelik bir düzenleme olarak karşımıza çıkıyor. Başörtüsünün bağlama şekline ilişkin düzenleme, kimileri tarafından çok önemsiz ve teferruat olarak görülebilir fakat, toplumsal barış noktasında kayda değer kazanımlar getireceğini umuyoruz.
Velhasılı kelam, söz konusu tartışmalara, steril laik bir bakış açısıyla yaklaşarak dini hassasiyetleri olan toplum kesimlerini bu şekilde rahatsız yaşamaya daha fazla mecbur edemeyiz.
Yine aynı şekilde, siyasal islamcıların çoğu zaman yaptıkları gibi, sıkı bir ajitasyon ile mücadelenin Müslümanlarla din karşıtları arasında olduğunu ima etmek dahi, toplumsal barışa ve milli bütünlüğümüze sıkılmış bir kurşun olacaktır.
Hangi fikri benimsersek benimseyelim, mücadelemizi hukuk kuralları çerçevesinde yapmak mecburiyetindeyiz. TBMM'nin İradesi ortadadır ve bununla mücadelenin yolları bellidir. Siyasal iktidarlara uygulanabilecek bazı baskı unsurları vardır. Medya baskısı, sivil toplum baskısı vs. gibi. Bunlar tamamen yasaldır ve siyasal iktidarın kamuoyu denetimini oluşturur.
Bu hukuki çerçevenin dışına çıkmaya çalışmak, toplumu buna sevketmeye yönelik açıklamalar yapmak bir kaos ortamına davetiye çıkarmaktan başka bir amaca hizmet etmez.
Unutmamak gerekir ki, bir hukuki düzenleme yürürlüğe girinceye kadar düzenlemeyi arzu edenlerindir. Fakat yürürlüğe girdikten sonra artık o mevzuat olur ve beğenen beğenmeyen, isteyen istemeyen herkesi bağlar ve hepimizin hukuku haline gelir.
Av. Fevzi Fırat Gözüyeşil sitemizin hukuk danışmanıdır.