Şifremi unuttum ! Siz de bize katılır mısınız ? Kayıt Olun
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
Üye Menüsü
ANASAYFA arrow YAZARLAR
Yorum bildir

Sistem yöneticisine bu yorumu gönderdiğiniz için teşekkürler.
Lütfen bu kısa formu doldurun ve bildirinizi iletmek için Gönder düğmesine basın.

İsim:
 
E-posta:
 
Bu yorumu bildirme nedeni:
 
 
 

Yorum için sorular
Yazan Onurcan ÜLKER, 25-01-2008 00:20
Sayın Oğuz ERSAGUN, kaleme almış olduğum yazıyla ilgili olarak yaptığınız eleştirilere teşekkür ediyor; fakat maalesef her ikisine de katılmadığımı belirtmek istiyorum. 
 
Sanırım öncelikli olarak bir "çelişki" olarak nitelendirdiğiniz meseleye, hem Misak-ı Milliye sahip çıkıp, hem de Lozan Zaferini (evet ZAFERİNİ) övmemden bahsetmem faydalı olacak. Anladığım kadarıyla sizin çelişki olarak gördüğünüz nokta Musul-Kerkük'ün Misak-ı Milli içinde gösterilmesine karşın günümüzde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunmayışı ile ilgilidir. Ancak bu konuda sahip olduğunuz bilgileri sanırım bir kez daha gözden geçirmeniz gerekmekte. Zira Irak sınırı meselesi, konferans sürerken diğer konulardaki görüşmelerin de kesintisiz sürmesini önlediğinden, antlaşma içerisinde kesin çözüme ulaşmamış bir mesele olarak bırakılmıştır. Lozan'da alınan karara göre söz konusu sınır, antlaşmanın imzalanmasından itibaren dokuz ay süre ile Türkiye devleti ile Büyük Britanya arasında yapılacak görüşmeler neticesinde belirlenecektir. Bu süre aşıldığında ise sorunun çözümü Milletler Cemiyeti'ne bırakılacaktır. Yani söz konusu topraklar Lozan ile beraber terk edilmiş değildir. Velev ki öyle dahi olsa, bu toprakların kaderi meselesi ,o dönem için kesinlikle taviz verilmeyecek bir mesele değildir. Zira Atatürk, Ankara hükümetinin esas öncelikleri gösteren şu konuşmayı yapmıştır: "(...)Konferansta bizim için en önemli olan şeyi; özellikle de, geniş ve tatmin edici bir biçimde bağımsızlığımızın kabulünü; mali,siyasal, ekonomik, yönetimsel ve diğer sorunlara ilişkin tüm haklarımızı ve ayrıca yabancı askeri birliklerin şimdi bize terk edilmiş bölgeleri boşaltmasını sağlamalıyız!" Yine Atatürk'ün Lozan hakkındaki görüşlerinin, Musul-Kerkük sorunu İngiltere lehine çözüldükten sonra dahi olumlu olduğu, ana metinde yaptığım alıntıdan çıkarılabilir. Ayrıca herhalde Misak-ı Milli'yi ortaya koyanların, ülkenin ve halkın içinde bulunduğu durumu göz önünde tutarak, onu ulusal bağımsızlığımızı zedelemeyecek biçimde güncelleme hakkına da sahip olduklarını ortaya koymak gerekir. Öyle ki sizin bu konuda haksız olarak yaptığınızı düşündüğüm eleştiriyi kabullenecek olursak, Misak-ı Milli'nin sağlanması için işbirlikçi yönetime isyan eden ve koskoca bir milleti örgütleyen Atatürk'ün dahi Lozan'ın kazanımlarını savunarak zihnini bir çelişkiler yumağı haline getirdiğini ileri sürmek gerekir. Şu unutulmamalıdır, Lozan'ın en büyük kazanımı, Türk devletinin, Türkiye'nin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığının büyük devletlerce hukuken kabul ettirmiş olmasıdır. Bununla birlikte antlaşmanın Türkiye için hayati önemdeki bazı ekonomik ve siyasi meseleleri çözümsüz bırakmış oluşunu da tarihsel koşullar içinde ve uluslararası güç dengeleri çerçevesinde ele almak gerekir. Nitekim en önemli meselelerden Boğazlar sorunu ve Hatay meselesi dahi çok sonraları akılcı dış politika vasıtasıyla, uluslar arası ilişkilerin ve güçler dengesinin yarattığı olanaklar içerisinde çözülmüştür. Tüm bunlar ülkemizin tapusu Lozan'ın değerini azaltmaz, aksine şartlara göre ülke politikasını düzenleyip, taviz verilerek çözümsüz bırakılan pek çok sorunu da ilerki süreçte ülke lehine çözüme kavuşturan ve Lozan’ın da mimarı olan yönetimin değerini arttırır.  
 
Diğer mesele ise ülkemizin "tam bağımsızlığı"(istiklal-i tam) ile ilgili olanıdır. İlk olarak ülkemizin bugün tam bağımsız olduğunu ifade etmişsiniz ki bu kesinlikle somut gerçeklikle örtüşmemektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nin tayin ettiği hükümetlerce yönetilen, "ülkeyi pazarlamakla" övünen bakanlara sahip olan, Başbakanının bir yabancı devletin projesinde "eşbaşkan" olduğunu itiraf ettiği, kamu kurumları haraç mezat- arazileriyle beraber satılan, yabancılara toprak satışını meclisten geçirmekte sakınca görmeyen vekillere sahip,askerinin kanını dolar karşılığı Batı emperyalizmine satmayı içine sindirenlerin muktedir olduğu, ordu mensuplarının başına çuval geçirilse bile sesi soluğu çıkmayan, işgalci bir odunun komşumuzu istila eden kuvvetlerinin sağ salim evlerine dönmeleri için dua ettiğini söyleyen ve "İktidara gelince sağcısı da solcusu da Amerikan yandaşı olur." diyebilen kabine mensuplarına sahip, Avrupa üzerinden dayatılan yasaların ivedilikle kabul edildiği, IMF reçetelerine göre ekonomik programın şekillendiği, ulusal dil ve kültür özelliklerinin hızla yok olduğu vb. bir ülke olsa olsa freni tutmadığından son sürat "tam sömürge" olmaya koşan yarı-sömürge bir ülke olabilir. Zira Mustafa Kemal Atatürk'ün F. Boullion'a yaptığı tarife göre:"Tam bağımsızlık demek, elbette siyasa, maliye, ekonomi, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir." Dolayısıyla 1920'lerin ve 1930'ların Türkiye'sinin bağımsız olduğunu kabul eden bir kişi için herhalde günümüz koşullarında bu durumun mevcut bulunmadığını gözlemlemek de pek zor olmayacaktır.  
 
Bu hususta ikinci olarak ortaya koyduğunuz hatalı görüş ise "tam bağımsız Türkiye" sloganı ve bunun izdüşümü olan siyasal programın kökeni ile ilgilidir. Bu şiar ve etrafında şekillenen program sandığınız üzere Türkiye'yi (Kruşçevlerle birlikte Türk milleti dahil tüm mazlum milletler için kesin olarak bir tehdit haline gelen) Sovyet sosyal-emperyalizmine teslim etmek isteyenlere ve etnik ayrımcılık ekseninde faaliyet yürütenlere değil, doğrudan doğruya ülkemizi işgalden ve işbirlikçi yönetimden kurtaran, cumhuriyet devrimini hayata geçiren kadrolara aittir. Zira bu şiarı en net biçimde ve aynen sözünü ettiğimiz biçime ilk ortaya koyan da Mustafa Kemal olmuştur. Sivas Kongresi'nde, o Amerikan mandası tartışmalarının ortalığı kasıp kavurduğu günlerde "Ya istiklal, ya ölüm" diye haykıran Gazi, yine istiklal-i tam'ın Kuvayi Milliye'nin sahip olduğu ilkelerin merkezi olduğunu da şu şekilde ortaya koyar: Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin özüdür. Bu görev, bütün ulusa ve tarihe karşı yüklenilmiştir. Bu görevi yüklenirken ne ölçüde yapabileceğimiz ölçüsünde, hiç kuşkusuz, çok düşündük. Ama sonunda vardığımız kanı ve inanç, bunda başarı sağlayabileceğimiz yolundadır. Biz, işe böyle başlamış kişileriz. Bizden öncekilerin yaptıkları yanlış işler yüzünden, ulusumuz, sözde bağımsızdı, ama gerçekte bağımlı bulunuyordu. Şimdiye değin Türkiye'yi uygarlık dünyasında kötü gösteren neler düşünülebilirse, hep bu yanılgıdan ve bu yanılgıyı sürdürmekten doğuyor. Bu yanılgıyı sürdürmek, yüzde yüz, ülkenin ve ulusun bütün onurundan ve bütün yaşama yeteneğinden uzaklaşması ve yoksun kalması sonucunu doğurabilir. Biz, yaşamak isteyen, onuruyla ve şerefiyle yaşamak isteyen bir ulusuz. Bir yanılgıyı sürdürmek yüzünden, bu niteliklerden yoksun kalmaya katlanamayız. Okumuş, okumamış bütün ulus bireyleri, hepsi, belki işin içindeki güçlükleri iyice kavramaksızın, bugün yalnız bir nokta yöresinde toplanmış ve sonuna dek kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, tam bağımsızlığımızın sağlanması ve sürdürülmesidir. Yani görüldüğü üzere "Tam Bağımsız Türkiye!" sloganının siyasi arenadaki tezahürü de, ima etmiş olduğunuz üzere bir takım "dış mihraklar" tarafından değil, bizzat bu ülkenin ulusal önderi, vatan savunmasına önderlik eden kadrolar ve kanıyla, kemiğiyle bu kavganın yükünü omuzlayan kahraman Anadolu halkı tarafından şekillendirilmiştir.  
 
Zaman darlığından ve görüşlerinizi ciddiye aldığımı ivedilikle görmenizi istememden ötürü çok kapsamlı bir metin sunamasam da anlatmak istediğimi anlamış olduğunuzu düşünüyorum. Yazı içerisinde –detaylı olarak gözden geçirememenden ötürü- mevcut bulunması muhtemel kopukluklar, imla hataları ve anlam düşüklükleri için de özür dilerim. Tahminimce meseleyi Mustafa Kemal'den Mehmet Akif'e, Hikmet Kıvılcımlı'dan Kazım Karabekir'e, Şefik Hüsnü'den İsmet İnönü'ye, Halide Edip'ten Ziya Gökalp'e dek pek çok farklı siyasi görüşe sahip öncüyü tek bir müşterek program etrafında bir araya getiren o ruh, usta gazeteci Uğur Mumcu'nun değişiyle "Kuvayi Milliye ruhu" çerçevesinde değerlendirmeniz, hele hele 1919 koşullarını yeniden yaşadığımız bu günlerde daha faydalı olacaktır. Saygılarımla. 
 
Onurcan ÜLKER
Merhaba              |  Hoşgeldiniz

TOPLULUKLARIMIZ

ETKİNLİK TAKVİMİ

« < Şubat 2012 > »
P S Ç P C C P
30 31 1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 1 2 3 4

Fotoğraflar


odtu27

Son Yorumlar

ODTÜ'lü Öğrencilerden Kardeş O...
siz erzurum/şenkaya gelmiştiniz ben bütün ablalarıma ve abi...
16/03/11 23:05
Devamını oku
Yorumlayan mertcan bülbül

DEVRİMCİLİK VE DEVRİMCİLER
yayın organlarından bulduğunuz kulaktan dolma bilgilerle bur...
07/11/10 13:53
Devamını oku
Yorumlayan hackeer

İade-i İtibar
thyo hakkında okuduğun kitapların gerçek olduğunu varsayarak...
03/10/10 03:15
Devamını oku
Yorumlayan EFEKAN DEMİR

BENİM OĞLAN Bİ TANE VURMUŞ
Igrenc bir olay. Babanin ve oglun kalitesi ortada. Gericilik...
22/09/10 18:10
Devamını oku
Yorumlayan Akif Armagan

İSTATİSTİK

199 kayıtlı üye
0 bugün
0 dün
0 bu hafta
0 bu ay
En son üye: Sevoo offline

SİTEDEKİLER

Şu anda 2 ziyaretçi çevrimiçi
Çevrimiçi Üye Yok